S-400 alımı “milli mesele” mi?

Erdoğan iktidarının dış politikada yaşadığı buhran giderek derinleşiyor. ABD ve Rusya arasında salınım yaparak “bölgenin lider gücü” olma hayalleri kuran Saray yönetimi, ülkenin egemenlik haklarının giderek daha fazla zedelendiği, manevra alanlarını önemli ölçüde yitirdiği bir tabloyla karşı karşıya. S-400 alımı çerçevesinde yaşanan gelişmeler, bu durumun açık bir yansıması niteliğinde.

NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasına ABD başından beri itiraz etmekteydi. Türkiye’nin Rusya’ya ödemeyi yapıp teslimat tarihinin somutlaşmasının ardından çeşitli yaptırım tehditleri geldi. Türkiye’nin hâlihazırda ödeme yapmış olduğu F-35 programından çıkartılması ve askeri ve mali alanlarda bu yaptırımların genişletilmesi gündeme geldi. Son olarak, Türkiye ve ABD hükümetleri arasındaki pazarlıkların şimdilik sonuçsuz kalmasının ardından, Türkiye NATO’nun F-35 programından çıkartıldı ve S-400’lerin mümkün olan en yakın zamanda teslim alınacağı ilan edildi.

Erdoğan yönetimi gelişmiş bir hava savunma sisteminin Türkiye’nin çok acil bir güvenlik ihtiyacı olduğunu iddia ediyor ve bunun için bütçeden milyarlarca dolar harcanmasında bir beis görmüyor. Bir egemen ülkenin vatandaşlarını dış tehditlere karşı koruması hiç şüphesiz onun hakkıdır. Ne var ki, burada sorulması gereken soru bu dış tehditlerin kimler olduğu ve kimler tarafından belirlendiğidir. Bugün ülkede siyasetin Beştepe Sarayı’nın kapalı duvarları ardında Tek Adam tarafından belirlendiği hepimizin malumu. Dolayısıyla Tek Adam yönetiminin “dış tehdit” olarak nitelendirdiği herhangi bir şey, bir anda bir “milli mesele” haline geliyor ve devlet bütçesinden milyarlarca dolar silah yatırımlarına harcanıyor, askerler yurtdışı operasyonlarında “şehit olmaya” gönderiliyor.

Peki, şu anda Türkiye’nin S-400 alımıyla Rusya’ya 2,5 milyar dolar ödemesini gerektiren acil güvenlik tehdidi nedir? Böyle bir yakın tehdit için Saray’dan yapılmış net bir açıklama yok fakat hükümetin bu konuda Suriye’yi örnek gösterebileceğini varsayabiliriz. Ama bu noktada Suriye’den füzelerin veya uçakların niye ülke vatandaşlarını tehdit edebileceğini sormak gerekiyor. Bu durumun yegâne sorumlusu Erdoğan yönetiminin Suriye’ye dönük uyguladığı maceracı ve yayılmacı dış politikadan kaynaklanmakta. Dolayısıyla Suriye’den gelebilecek tehdit S-400’lere 2,5 milyar dolar harcamak yerine maceracı ve yayılmacı dış politikanın terk edilmesi, bölge halklarının dayanışması ve kardeşliği temelinde geliştirilecek politikalarla çok daha kalıcı bir şekilde ortadan kaldırılabilir.

Benzer durum F-35 programı için de geçerli. Bu program için harcanan milyarlarca dolar gerçekten halkın acil “güvenlik ihtiyacını” mı karşılıyor? Yoksa bölge halklarına dönük daimi saldırganlık politikaları izleyen ABD’nin güdümündeki NATO’da yer almak, Türkiye halkları için en önemli güvenlik sorunu kaynağı mı? Saray iktidarı, yaptığı silah anlaşmalarıyla bir yandan uluslararası politikada kendi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken diğer yandan kendi kanatları altında büyüttüğü “yerli ve milli” silah oligarşisine yeni kaynaklar yaratmanın peşinde.

Bizler hem NATO’nun F-35 programından çıkılmasını hem de S-400’lerin alınmamasını savunuyoruz. Bu projeler ülke vatandaşlarının güvenlik ihtiyacından değil Saray’ın ve onun çevresindeki oligarşinin çıkarlarıyla ilişkilidir. Türkiye halklarının güvenliği militarist, yayılmacı ve maceracı politikalarla değil bölge halklarıyla eşitlik, dayanışma ve kardeşlik temelinde geliştirilecek politikalarla sağlanabilir. Böylesi bir politika ise, çürümüş Saray erkânı tarafından değil bir işçi-emekçi hükümeti eliyle hayata geçirilebilir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.