Saray’ın “kalkınma planı”, muhalefet belediyelerinin “stratejik planı”

Önümüzdeki beş yılı kapsayan “On Birinci Kalkınma Planı” yayınlandı. 209 sayfalık rapora bakacak olursak aklımıza gelen her konuda büyük gelişmeler yaşayacağız. Ancak plan bu hedeflerin nasıl hayata geçirileceği hakkında neredeyse hiçbir bilgi sunmuyor. Bu bağlamda yayınlanan şeyin bir plan değil, temenniler manzumesi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir.

Tam da bu sırada belediyeler bir sonraki yerel seçimlere kadar yapacakları tüm faaliyetleri ifade eden, önceliklerini sunup bütçelerini hazırlayacakları “stratejik planlama” sürecine girdi. Böylelikle iktidarın kalkınma, burjuva muhalefetinin ise yerel yönetim stratejileri üzerinden her iki yaklaşımın nasıl bir planlama kavrayışına sahip olduklarını görebiliyoruz: Patron sistemini güçlendirmekten yana, işçilere düşman.

On birinci kalkınma planı

Planın hazırlanışı

“On Birinci Kalkınma Planı, ülkemizin her alanda verimliliğini artırarak, milli teknoloji hamlesiyle uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına yönelik daha fazla değer üreten bir ekonomik ve sosyal kalkınma süreci öngörmektedir” diyen kalkınma planı bakalım nasıl hazırlanmış:

“On Birinci Kalkınma Planı, (…) toplumumuzun tüm kesimlerinden çok sayıda temsilcinin katkılarıyla katılımcı bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu kapsamda üç bin beş yüzü aşkın (…) [kişinin] bir araya gelerek katkı verdiği (…) toplam 267 adet toplantı (…) düzenlenerek yerel düzeyde yaklaşık 12 bin kişinin katkısı alınmıştır.” Kim bu 12 bin kişi? İçlerinde bir fabrikadan, yoksul bir semtten alınmış kimse olmuş mu? Tabii ki hayır. Kendilerinin denetimindeki ve işçileri ezmek için kullandıkları sendikalardan temsilciler çağırmış olsalar da bunun dışında kalkınmanın doğrudan öznesi olan işçi ve emekçilerin görüşünü hiçbir şekilde almamışlar. 12 bin burjuva temsilcisinin katkısı alınarak hedefler belirlenmiş görünüyor. Açıkça da bir hedef koyuluyor, rekabet gücünü arttırarak daha fazla değer üreten bir ülke haline gelmek. Ne demek bu? Kötü çalışma koşullarının kalıcılaşması, daha fazla sömürünün önünün açılması, örgütsüzlüğün garanti altına alınması…

Bir önceki dönemin bilançosu

Plan onuncu kalkınma döneminin hedeflerinin büyük ölçüde tutmadığını[1] yarım ağızla kabullense de bu durum tamamen bir önceki beş yılın ulusal ve uluslararası olağanüstülüğü ile açıklanıyor ve bakıldığında da bilanço bir hayli olumlu sunuluyor. Bir yandan hızlı bir gelişim için başkanlık sisteminin zorunluluğunu ifade eden bu beyler, raporlarında da yeni sistemin ne işe yarayacağını uzun uzun anlatmışlar ancak madem olumlu bir dönemi geride bıraktık, niçin yeni bir sisteme geçtik sorusuna hiçbir şekilde yanıt üretmemişler.

2013-18 dönemini kapsayan onuncu kalkınma dönemine dair oldukça gururlular. Dünya Bankasının iş yapma kolaylığı endeksinde (bunu biz işçi sömürme kolaylığı olarak okuyalım) 2014 yılında 51. iken, 2018 yılında 43. sıraya ulaşıldığı ifade edilirken, geriye kalan verilerin neredeyse tamamı çarpıtmalarla dolu. “Onuncu Kalkınma Planı döneminde (…) sulama altyapısının iyileştirilmesi amacıyla yatırımlara hız verilerek plan döneminde net 487 bin hektar sulama alanı işletmeye açılmıştır” derken aynı süreçte Belçika’nın yüz ölçümü kadar tarım arazisinin yitirildiği, tarımsal üretimin ciddi şekilde gerilediği gibi önemsiz gerçeklere hiç değinilmemiş. “Birincil enerji tüketimimiz 2014-2017 döneminde yıllık ortalama yüzde 6,4 artış gösterirken, elektrik enerjisi talebi ise 2014-2018 döneminde yıllık ortalama yüzde 3,9 artmıştır” diye gururlanırken dünya genelindeki öykündükleri ülkelerin enerji verimliliği diye adlandırılan daha az enerji ile daha çok iş yapma çabaları ile enerji ihtiyacını azalttıkları gerçeğinin ve enerji ihtiyacındaki artışın bir azgelişmişlik belirtisi olarak kabul edildiğini de söylemeyivermişler. Bu ay Çanakkale’de Fransız bir şirketin 200.000 ağacı kesiyor olmasına ve Türkiye’nin tüm çevresel verilerinin açıkça kötüye gidiyor olmasına rağmen: “Ülkemizde çevre sorunlarına duyarlı politikalar (…) yürütülmüştür.” “Yeşil büyüme ve emisyon artış trendinin sınırlandırılması yönünde bir politika izlenmekte, iklim değişikliğine uyum (…)” diyebilmişler. Sanıyorum rapordan bu tip patron usulü yalanlardan daha fazla örnek sunmaya gerek kalmamıştır.

Bakla ağızdan çıkıyor: Vergiler artacak, kötü çalışma koşulları sabitleşecek

Daha birkaç ay önce Telekom’un özelleşmesini büyük bir hata olarak niteleyen Erdoğan’a rağmen raporun kalkınma planı: “Özelleştirmeler yoluyla devletin (…) üretimdeki payının azaltılması sürdürülecek” buyuruyor. Bir dizi başka işçi düşmanı tedbir ile beraber hedefler aşağıdaki tabloda olduğu gibi gösteriliyor.

Tüm bu astronomik büyümelerin kaynağı aslında yukarıdaki tablonun en altında yatıyor. Erdoğan patronlara bu tablo ile üç hususu işaret ediyor: 1) Önümüzdeki süreçte sanayiciye daha çok teşvik vereceğiz. 2) Tarımın çürümesine karşı önlem almayacağız, böylelikle buradaki kredileri de size ve tarım ithalatçılarına sunacağız. 3) Her konuda aşırı iyimserlik yapmamıza rağmen işsizlik ve kötü çalışma koşullarında en ufak bir iyileşme umudunu dahi kitlelere vermeyeceğiz.

Sarayın her satırında iyimserlik akıttığı[2] planın bizi en çok ilgilendiren kısmı olan istihdam ve çalışma hayatı konusundaki hedefler ise şöyle:

Biz işçi-emekçiler beklentilerin hep tozpembe sunulduğunu ve gerçekleşecek olanın ise beklentinin en az iki misli kötü olduğunu yaşayarak öğrendik. Yukarıda ölümlü iş kazası diye andıkları iş cinayetlerini ciddi şekilde düşürmek o kadar kolayken, bu konudaki hedeflerinin oldukça düşük olması, işsizlikte düşüşü hedeflememeleri ve ayrıca kısmi süreli çalışan şeklinde bir tanımlama yapıyor olmaları güvencesiz çalışmayı teşvik edeceklerini ilan ediyor. Yani plan burjuvaziye şunu vaat ediyor: “İşçiyi öldürmeye devam edebileceksiniz, işsizlik ile maaş düşürmeye devam edebileceksiniz, tam zamanlı değil yarı zamanlı işçiler çalıştırarak daha düşük ücretli ve hemen kovabileceğiniz işçiler çalıştırabileceksiniz.”

Kaynak ne mi dediniz?

İşgücü piyasasının esnekliğini geliştiren düzenlemeler”, yani her an işten çıkarılabilen, daha da güvencesiz bir çalışma rejimini arzu eden plan, patronlara gönüllerince yağmalayabilecekleri bir bütçe de öneriyor. İşsizlik Sigortası Fonu nasıl ki ezici bir yoğunlukla patronlar için kullanıldıysa, Varlık Fonu da sarayın ve yeni rejimin ihtiyaçlarının karşılanmasından çok, yabancı patronlara olası zarar risklerine karşı garantör olarak sunulması maksadıyla kurulmuştu. “Türkiye Varlık Fonu öncelikli sektörler başta olmak üzere büyük ölçekli yatırımlara finansman veya ortak olmak suretiyle destek olacaktır” diyen rapor koca Varlık Fonu’nun yetersiz olduğunu bildiğinden yeni bir kaynak öneriyor. İlk kaynak BES. “BES katılımcılarının kısa vadeli nakit ihtiyaçları nedeniyle sistemden çıkışlarının önlenmesi”, yani imkânsızlaştırılması vaat ediliyor. BES fonu ile kıdem tazminatı fonunun birleştirilmesi hedefleniyor: “Kıdem tazminatı reformu (…) gerçekleştirilecektir.”, “[BES] fon tutarını artıracak şekilde yeniden düzenlenecek ve bireysel hesaplara dayalı kurulacak kıdem tazminatı fonu ile entegre edilecektir.” Bunlar da yetersiz kalırsa “tamamlayıcı emeklilik kurumlarının iyi uygulama örnekleri doğrultusunda geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması sağlanacaktır” deniliyor. Bunca ağız sulandırıcı vaatlere rağmen, burjuvazi halen planı yetersiz buluyor. Çünkü işçi-emekçilere saldırı planlarının sözde değil eylemde ve derhal uygulanmasını istiyorlar.

Plan işçi-emekçilerin kesesine başka yöntemlerle de göz koyuyor; “(…) vergi oranlarının yeniden düzenlenmesi (…) Lüks ve ithal yoğunluğu yüksek ürünlerden ÖTV’ye tabi olmayanlar gözden geçirilerek vergi düzenlemesi yapılacaktır. (…) Yerel yönetimlerin mali yapılarını güçlendirmek amacıyla öz gelirleri artırılacaktır. (…) Belediye Gelirleri Kanunu[3] yeniden düzenlenecektir.” Bunların tamamı yeni vergiler anlamına geliyor. Sigara ve alkoldeki vergi artışı sonbaharla birlikte tüm tüketim eşyalarına yaygınlaştırılacak. Otomobil, beyaz eşya, konut gibi sektörlerdeki seçim öncesi vergi indirimleri vergi gelirlerinde azalmaya yol açmıştı. Şimdi ise bu vergilerin arttırılması, bunlara ek olarak yeni vergi kalemleri üretilmesi gündemde. İşçi ve emekçilerin alım gücü gün geçtikçe düşerken iktidar için vergi toplamak ayrı bir zorluk haline gelebilir. Bu kısırdöngü ancak planlı ve merkezi bir ekonomiyle aşılabilir. Batık banka kredileri, iç ve dış borç sarmalı, alım gücünü düşüren vergiler vb. problemlerin acil çözümü için tüm bankaların kamulaştırarak tek bir banka altında birleştirilmesi aslında tek akılcı çözümdür. Ancak ne beş yıllık kalkınma planının ne de patronların akılcılık ile imzaladıkları bir sözleşme var.

On Birinci Kalkınma Planı’nda hayat pahalılığı da müjdelenen başka bir mesele. Öncelikle “KİT’lerde istihdam edilecek personel sayısı (…) artırılmayacaktır” denip, sonra da “Enerjide (…) maliyet bazlı fiyatlama esas alınacaktır” denmektedir. Yani enerji fiyatlaması en pahalı enerji üzerinden yapılacak: “Etkin bir piyasa mekanizması oluşturma hedefi doğrultusunda özelleştirme uygulamalarına devam edilecektir.

Durumun ciddiyetinin farkında olan bakanlar, patronlara bir vaatte daha bulunmuş. Daima kemer sıkma olarak karşılık bulan tasarruf önlemleri ile bizim emeğimize daha geniş çapta el koymayı hedeflemiş oluyorlar.

Tasarruf tedbirlerinin kimileri ise korkutucu sinyaller veriyor. Demiryollarında sinyalizasyon, kontrol, bakım-onarım gibi maliyet getirici hayati önlemlerin tasfiyesi hedefleniyor: “Karayolları, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ve DHMİ Genel Müdürlüklerinin sahip oldukları sabit sermaye stokunu ‘etkin, verimli ve ekonomik’ bir şekilde yönetmeleri ve yatırım maliyetlerini düşük tutacak çözümleri geliştirmelerini (…)”

Diğer başlıklar

On Birinci Kalkınma Raporu hemen her konuyu ele alıyor. Neredeyse Ankara’ya deniz getirmeyi vaat eden plan üç boyutlu yazıcılar, siber teknoloji, milli teknoloji hakkında uzun uzun naralar atıyor. “Eğitim sisteminde yapılacak köklü reform (…) Tüm eğitim kademelerinde okulların niteliği ve imkânları artırılarak okullar arası başarı farkı azaltılacaktır.” “Hayvancılık geliştirilecektir.” “Turizm gelirinin 25’ten 65 milyona çıkması.” Linyit rezervlerinin yeniden taranması ile beraber termik santrallerde artış ve nükleer enerji ile daha çok enerji üretileceği müjdeleniyor, “7 Bölgemiz için İklim Değişikliği Eylem Planları hazırlanacaktır” gibi kimsenin inanmayacağı vaatler de sıralanıyor.

Planda kadınlara yönelik onlarca “müjdenin” içerisinde bir de “Japonya örneği incelenerek sadece kadın öğrencilerin kabul edildiği kadın üniversiteleri kurulacaktır” kararı da “neden” sorusu yanıtlanmaksızın planda yer alıyor.

Bir bütün olarak Kalkınma Planı

Tüm bu ayrıntılarda boğulmayı engellemek için bir özet yapmak yerinde olur. 5 yıllık kalkınma planı bir dizi işçi düşmanı politika önerirken, İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi kuruluşlara özel bir vurgu yapıyor. Bu durum yine de Avrupa ve ABD emperyalizminden uzaklaşıldığı anlamına gelmiyor. Plan, işçi düşmanı politikaları uygularken BM-AB gibi kurumlar ile ilişkiyi başat aktör olarak tanımlamayı sürdürüyor. Yani emperyalizmden görece bağımsızlaşmayı bir kenara koyalım, ettiği onca tantanalı lafa rağmen daha da bağımlı olmayı vaat ediyor.

Burjuvazinin plana yönelik eleştirileri ise bizimkilerden bir hayli farklı. Burjuvazi Erdoğan’dan laf değil, icraat bekliyor.

Muhalif burjuva belediyelerinin stratejik planları

Türkiye’nin (demokratik haklar doğrultusundaki mücadeleleri şimdilik bir kenara bırakacak olursak) gündemini patronların kendi cephesinden sıraladıkları yukarıdaki maddeler oluşturuyor. Diğer yandan mevcut sistemin patronlara sunmak istedikleri ile CHP’li belediyelerin stratejisi arasında bir fark var mı?

CHP’li belediyeler şu anda stratejik planlarını oluşturmaktalar. Biz bu plan hakkında ne biliyoruz? Neredeyse hiçbir şey. Yani şeffaflık öneren, beraber yöneteceğimizi söyleyen belediyeler önümüzdeki yıllarda ne yapacaklarını ifade ettikleri planlamayı ve ona dair bütçe çıkartma işini bizlerden gizli yapıyorlar. Tıpkı 5 yıllık kalkınma planının hazırlanışında olduğu gibi.

CHP’li belediyeler birlikte yönetebilmek için aktif bir şekilde kent konseyleri ve mahalle konseylerini inşa edeceklerini söylüyorlardı. Kimi kent konseylerinin genel kurulları tamamlandı.

Peki, şu anda işçi emekçilere yönelik çok sert bir saldırı dalgası gelmekteyken belediyelerin işçi-emekçiler için planları ne? Bu bizim yetkimizi aşar diyorlarsa AKP belediyelerinden ne gibi bir farkları olacak? Daha önce çok gördüğümüz üzere (yalnızca ilk birkaç yıl için) yapılan yolsuzlukları azaltmak mı?

CHP’li belediyeler iyi örnek sunmak için çok değişeceklerini ve birlikte yöneteceklerini iddia ediyorlar. Birlikte yönetmenin kurulları olarak da yetkisi olmayan konseyleri, mahalle komitelerini işaret ediyorlar. Yetkisi olmayan kurullar ve stratejik planı tepeden hazırlanan bir sistemde nasıl olur da yönetime ortak olmuş oluruz?

Mademki iddiaları halen mevcut, o halde CHP belediyeleri ilk elden 5 yıllık kalkınma planına karşı işçi-emekçileri koruyucu bir planlama yapsınlar. Sözlerinin arkasında durup şeffaf ve katılımcı olsunlar. Kent ve mahalle konseyleri ile yetkileri paylaşsınlar. Her türden proje mahalle konseylerince onaylanmadan hayata geçmesin. Bu konseylerin belediyelerin başkan, müdür ve müdür yardımcılarını görevden geri çağırma hakları olsun.

Sonuç yerine

Türkiye’de demokratik haklar-demokratikleşme sorunu her zaman ekonomi ile çok iç içe oldu. Yeterli birikimi olmayan burjuvazinin daha hızlı bir birikim sağlayabilmesi için rejimin her zaman sopayı elinde tutması gerekti. Bu durum hem sarayın 5 yıllık planlamasında hem de muhalif belediyelerin tepeden patron usulü yönetimi ile karşımızda duruyor.

Gerçek bir demokratikleşme, “her şeyin çok güzel olması” ihtimali ise yok değil. Bu ihtimal sadece doğru, gerçek ve güvenilir aktörler ile hayata geçirilebilir. Kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin ise tek aktörü dün olduğu gibi bugün de biz işçi-emekçileriz.

Eğer CHP sözünü tutup mahalle komitelerini kurmaya cüret ederse bu komitelerde patronlardan bağımsızlaşmamızı sağlayacak taleplerimizle yer alacağız.

Önümüzdeki beş yıllık saldırı planına karşı hazırlıklarımızı güçlendireceğiz. İşyerlerimizde sendikalaşmayı sürdürecek, işçi demokrasisi temelinde mücadele halindeki tüm işçi sektörlerine, beş yıllık saldırı planını çöpe atmak için birleşik mücadele çağrılarında bulunacağız.

Uzunca bir süredir ilk kez patronların işi bizden daha zor. Onlar parçalanmış haldeler ve hem azalan yağma olanaklarında ortaklaşmaya çalışacaklar, hem de ülkenin her yanındaki sorunların iktidarlarına mal olmasını engellemeye çabalayacaklar. Bizim ise bunun karşısında yapmamız gereken tek şey, patronlardan bağımsız bir mücadele hattında birleşmek ve ortak çıkarlarımız için gerçek bir planlama yapmak!

[1] 2013 yılındaki Onuncu Kalkınma Planı hazırlanırken ülkede kişi başı milli gelir 13.400 dolardı. 2023 için ise kişi başı milli gelir 25.000 dolar olarak öngörülmüştü. On Birinci Kalkınma Planı’nda ise kişi başı gelir 12.484 olarak öngörülüyor. Bu büyük öngörüsüzlüğü baz alırsak On Birinci Kalkınma Planı’ndaki hedeflerin tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz.

[2] Yazıyı verilere boğup sıkıcılaştırmak istemem ancak raporun iyimserliğini anlatabilmesi açısından: “İhracatın 226,6 milyar dolara, ithalatın ise 293,5 milyar dolara ulaşması ve turizmde hedeflenen gelir artışıyla cari işlemler açığının milli gelire oranının dönem sonunda yüzde 0,9 olarak gerçekleşmesi öngörülmektedir.” Yani cari açığın neredeyse kapanması hedeflenmekte.

[3] Belediye Kanunu’nun değişmesi belediyelerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın güdümüne girmesi, hiç değilse bu vesile ile bir çokbaşlılığın yaratılacağı imasını taşıyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.