Siz hiç bir beyaz yakalı emekçinin hikâyesini merak ettiniz mi?

Aslında hayalimde bir plaza çalışanı olmak yoktu. Gerçeği söylemek gerekirse o görkemli camekânlı binalara karşı bir merakım hiç olmamıştı. Okuyan her vatandaşın bildiği hikâye ile başladı iş hayatım. Mezun olursun ve işsiz kalma korkusu yüzünden iş ilanında gördüğün ilk ilana balıklama atlarsın.

İlk iş deneyimim de trajikomik denebilecek bir sektörde başladı. Satış yapan bir çağrı merkezinde işe başladım. İçinizden “Bunlar da her yerde karşımıza çıkıyor, bir yakamızı bırakın, yeter” dediğinizi duyar gibiyim. Ama dedim ya, ey işsizlik sen nelere kadirsin. Dışarıdan bakıldığında eğlenceli görünen bir iş alanı ama gerçekler “gel de bir bana sor” der gibi. Bitmek bilmeyen “kendini sürekli geliştir” lafları altında aldığınız sertifikanın haddi hesabı yoktur. Fakat o kadar sertifikaya rağmen maaşınızda kayda değer bir yükseliş yaşanmaz.

Ha, bir de çalışma saati vardı değil mi? Onun cevabı zor işte, çünkü işvereninize göre nefes alabildiğiniz her yer sizin çalışma masanızdır. Otobüste, evde, tatilde, hatta cenazede telefonunuzun çalmasına bakar sadece.

Bir de bu sektörde yıllık izninin tamamını kullananı görmedim. Zira bu bizim sektörlerde ender karşılaşılan bir durumdur. Çünkü performans sistemi adı altında dur durak bilmeden yeri geldiğinde izin almaksızın çalıştırılmaya mahkûm bırakılmışız. Eh malum ya, bizim sektörde prim olmadan düşük maaşlarla geçinmek bunca emeğe rağmen biraz zor.

İşe zamanında varabilmek için zamanla yarışan maratoncu halimize hiç girmiyorum bile. Hele ki temel tüketim maddelerine yapılan onca zamlara rağmen ticket’larımızın yetersiz oluşu çalışma koşullarının vahametini resmen özetliyor. Son olarak saat gibi dakik çalışmanıza rağmen bir türlü memnun olmayan işvereninizin egosuyla da tanışırsınız. O zaman da devreye “mobbing” girer ve çalışma dağarcığınıza sektörden yeni bir sözcük eklenir.

Yukarıda anlatılan sektörün, daha doğrusu sektör ayırmaksızın her işçinin işyerlerinde karşılaştığı çalışma koşullarının anlatımıydı. Diğer taraftan bu güvencesiz, esnek çalışma koşullarının gün geçtikçe işveren lehine değiştirilmeye ve güçlendirilmeye çalışılması bardağı taşıran son damla oldu. İşçilerin en güçlü hakkı olan kıdem tazminatına göz koyacak, hatta onu ortadan kaldırmaya yönelik adımlar attılar. Unutmadan, biz kaçtıkça kovalayan zorunlu BES’i es geçmek olmaz. Maaşların düşüklüğü yetmezmiş gibi hâlâ bu işçilerden daha ne koparabilirizin peşindeler. Şu an yaşanan ekonomik krizin faturasını bile bize kesmek istiyorlar ve bunu çalışma hayatına çoktan geçirmeye başladılar. Sizce de bu işte bir terslik yok mu? Diyoruz ki, ekonomik krizin nedeni biz değiliz ki zararına ortak olalım. Bu hayat pahalılığında kemeri sıkan taraf hep biz oluyoruz. Şunu da belirtelim: Kemeri sıkacak bir göbek de kalmadı.

Peki, halimiz bu iken daha ne kadar dayanabiliriz ki! İnsanız yani bir yerde, ya sesimizi duyuracağız, bu gidişe dur diyeceğiz ya da bu çalışma temposu altında insani değerlerimizi kaybedip sömürülmeye devam edeceğiz.

Aslında bir çözüm yolu var. Hatta ben o çözüm yolu ile tanıştım bile. Hem de işyerindeki gibi öyle bireysel kurtuluş falan da yok. İnsani koşullarda çalışmak, mobbinge sessiz kalmamak, zorunlu mesaileri kaldırabilmek, dahası elimizden alınmaya çalışılan yasal haklarımızı vermemek için birlikte hareket etmeliyiz.

Diyoruz ki, köleliği aratmayan çalışma koşulları var ya ondan kaçın ama bize gelin. “Biz” olabilelim. Çünkü tek kalan yorulur, kaybeder. İşyerinde kalıplaşmış, ruhsuz konuşmaktan yorulmadık mı? Biraz da kendimiz gibi konuşmaya, dertlerimizi paylaşmaya ihtiyacımız var. Kafadaki sorunlarımız aynı ise o zaman birlikte cevap üretebiliriz. Bence şimdiden cevaplar üretmeye başladık bile. Çözüm antidepresan ilaçlarda değil, birlikte mücadelededir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.